Hikayeni Nasıl Yazacağını Seç Ya Da Vazgeç - BG Turkey

Güncel

4 Haziran 2018 Pazartesi

Hikayeni Nasıl Yazacağını Seç Ya Da Vazgeç



‘’Seni seviyorum!’’ dedi. ‘’Seni seviyorum ve bu başıma gelen en güzel şeydi!’’ Bu cümleyi duyduğum an üzüntümü bir kenara bıraktım ve içimdeki öfkeyi kontrol edemeden bağırdım. ‘’Sen kendinden başka hiçbir şeyi sevemezsin! Sen hayatımda gördüğüm en bencil insanlardan birisin. Eğer bu birini sevmekse üzgünüm, ben seni sevmiyorum.’’

Evin kapısından girdiğim an kimseye selam vermedim ve direk odama koştum. Konuşabilecek durumda değildim. Tek kelime bile edemiyordum. Çok kızgındım. Karşıma geçip doktorun söylediği altı harflik bir teşhis için kalbimi paramparça etmişti. Lösemi. Lösemi olduğu için çok yakında ölecekmiş ve bu yüzden ona bağlanmamı istemiyormuş. Sinir ve üzüntü karşımı düşüncelerim beynimi işgal ederken odamın kapısı çaldı ve daha ben bir şey söyleyemeden içeri girdi. Karşımdaydı. Evime gelmişti. Ama neden?
‘’Beni hiç sevmedin mi?’’ dedi. Bu nasıl soruydu böyle ? Beni hiç sevmedin mi ne demek? Buna nasıl cevap verilir ki? Ne diyeceğimi bilemez bir halde ağlayarak bağırmaya başladım. ‘’Sevmek mi? Seni lanet olası, senden nefret ediyorum. Sen dünyanın en bencil insanısın!’’ Derdimi anlatmak istiyordum ama kelimeler boğazıma düğümleniyordu. Hiçbir şey yapamıyordum. Çünkü eğer bir şey yapmaya başlarsam kendimi durduramayacağımı biliyordum.
‘’Benden neden nefret ediyorsun? Lösemi olduğum için mi? Seni tanıdığımı sanmıştım.’’ Dedi üzgün bir sesle. Dünyanın en berbat durumu bu olmalıydı sanırım. Birisine ölmek üzereyken çok kızıyorsunuz ve son dakikalarını sizinle paylaşmayı reddettiği için ağlıyorsunuz ama o öldüğü için kızdığınızı sanıyor.
‘’Sen ne saçmalıyorsun?! Senden nefret ediyorum, senden nefret ediyorum Emre, nefret ediyorum nefret ediyorum!’’ diye son ses bağırmaya başladım ve hıçkırarak ağlayarak olduğum yere çöktüm. Yanıma yaklaşıp omuzuma dokunmaya çalıştı ama geri kaçıp ‘’dokunma bana ‘’ diye bağırdım. Hiçbir şey söylemedi. Ama o ölmeden önce benim neden bu halde olduğumu bilmeliydi. Bu yüzden ayağa kalktım ve ‘’Senden nefret ediyorum Emre, ama lösemi olduğun için değil. Kalbimi paramparça edip ölümü bahane ettiğin için senden nefret ediyorum. Hasta olmadan önce sonsuza dek yaşayacakmış gibi benimle kaldığın, hasta olduktan sonra doktor sana zamanının kısaldığını hatırlattığı zaman beni terk ettiğin için senden nefret ediyorum. Senin zamanının tahminimizden daha da kısa olmuş olması sadece senin için kötüymüş gibi davrandığın için nefret ediyorum. Sadece sen erkenden hayata veda edeceksin diye güzel anılarımızı da çaldığın için nefret ediyorum. Öleceğin için herkesi kendinden uzaklaştırırsan senden başka kimsenin üzülmeyeceğini düşündüğün için nefret ediyorum. Senden nefret ediyorum Emre, çünkü sen beni severken sonsuza dek yaşamayacağını biliyordun. İnsan olduğunu biliyordun. İnsanların sonsuza dek hayatta kalmayacağını ve bir gün mutlaka öleceklerini biliyordun. Yoldan geçerken araba çarpabilirdi, kaza geçirebilirdin, başka bir şey olabilirdi. Tahminince uzun yaşayacaktın ama bu kesin değildi. Bir saniye sonrasını bilmiyordun. Ama buna rağmen benimle olmak istedin. Beni sevdin, seni sevdim. Güzel anılar biriktirdik. Fakat sen şimdi hepsine ihanet ettin. Doktor sana üç yıl değil üç ay yaşayabileceğini söylediği için sevdiğin herkesin kalbini paramparça ettin. Peki bizden çaldığın anılar ne olacak Emre? Seni her türlü hatırlayacağız. Hayatımıza girdin bir kere. Seni sevdik bir kere. Seni sevmiş olmayı hiç olmamış gibi değiştiremezsin. Ama seni nasıl hatırlayacağımızı değiştirebilirdin. Ve değiştirdin de. Şuan seni kendini düşünen bir bencil olarak hatırlayacağıma yemin ederim.’’ Diye bağırdım.  Emre sinirlenip ağlayarak ‘’bunda bencillik neresinde? Ölüyorum anla artık! Ölüyorum ve bunun için senin üzülmeni istemiyorum!’’ dedi.  ‘’Öleceğini biliyorum ama sen herkesin bir gün öleceğini ve bu yüzden kalan zamanımızı iyi değerlendirmemiz gerektiğini bilmiyorsun.’’ Dedim. ‘’Anlamıyorsun.’’ Dedi. ‘’Anlamıyorsun ve asla anlamayacaksın.’’
Bu cümleyi duyunca kan beynime sıçradı ve daha çok bağırmaya başladım. ‘’Şimdi sana tamam diyeceğim ve hayatıma devam edeceğim. Sende buna anlamak diyeceksin öyle mi? Evet haklısın anlamıyorum. Seninle paylaştığım manevi zamanları düşündüğümde senin anlamak dediğin şekilde bir şeyi anlayabilmek tüm zamanlarıma ve hislerime hakaret olurdu çünkü. ‘’
‘’Tamam Gizem, bence bu konuşma burada bitmeli.’’ Dedi. Hayatımda çok kötü zamanlar geçirmiştim. Ama bu geçirdiğim hiçbir kötü güne benzemiyordu. Ne yapacağımı bilemiyordum. Etrafı dağıtmaya ve bağırmaya başladım. ‘’Evet, karşıma geçip kalbimi tuzla buz ediyorsun ve bunun için tek geçerli sebebin lösemiye sebep olacak hücrelerindeki fiziksel bir sorun. Biz seninle fiziksel şeyler paylaşmamıştık. Biz seninle manevi şeyler paylaşmıştık. Zamanının kısalmış olması beni yaralaman gerektiği anlamına gelmiyor. Şimdi burayı terk et Emre. Seni görmek istemiyorum.’’
Bu cümlelerin sonunda Emre hiçbir şey söylemedi ve kapıyı açıp gitti. Daha çok ağlamaya başladım. Kendimi durduramıyordum. Önce kendisinin öleceğini söylüyordu, sonra da öleceği için beni ölmekten beter ediyordu. Ve inanın bana bu kandaki akyuvarlar sayısının gereğinden fazla, kontrolsüz şekilde çoğalmasından daha kötüydü.
Acıdan ne yapacağımı bilmez bir halde kıvranırken annem yanıma geldi ve ‘’durum gerçekten o kadar kötü mü?’’ dedi. Ne söyleyebilirdim ki? Kelimeler boğazıma düğümlenirken söyleyebileceğim neyim olabilirdi? Ağzımı açtığım an bağırmaya başlayabilirdim. Bugün yeterince bağırmıştım ve daha fazla bağırmak istemiyordum. Ama daha ne kadar burada ağlayıp kendi kendimi yiyebilirdim ki? Bu yüzden annemle dertleşmeye karar verdim. ‘’Hayır, durum bu kadar değil. Durumu kötüleştiren o. Doktorlar durumunun oldukça kötü olduğunu ve eğer böyle giderse çok uzun yaşayamayacağını söyledi ancak yapabileceğimiz hiçbir şey kalmadı demedi. Ancak sırf durumu kötüleştiği için yapılabilecek her şeyi reddediyor ve sevdiği herkesi etrafından kovalıyor.’’  Dedim. Annem sessizce düşündü ve sonra gözlerimin içine bakıp ‘’dinlemiyorsa göster.’’ Dedi. Bu da ne demekti şimdi? Bunu söyler söylemez annem odamdan çıktı. Dinlemiyorsa göster demekle neyi kastetmişti? Ne yapabilirdim? Düşüncelerimle boğuşurken ağlayarak uyuyakalmıştım. Sabah kalktığımda aklıma mükemmel bir fikir gelmişti. Bu zamana kadar biriktirmiş olduğum tüm servetimi ortaya koyarak ve ailemden de biraz yardım alarak harika bir plan gerçekleştirecektim. Hemen bankadan paramı çektim ve bir yer kiraladım. Ortamı hazırlayabilmeleri için organizatör tuttuktan sonra eve geldim ve bu zamana kadar lösemiden kurtulmayı başarmış insanlarla iletişime geçmeye çalıştım. Daha sonra hastaneye gittim ve Emre’nin doktoruyla konuşarak hala lösemi tedavisi gören insanlarında katılıp katılamayacağını sordum. Doktor onayı aldıktan sonra da Emre’ye mesaj attım.
‘’Bugün, sana bir veda partisi düzenliyorum. Haklıydın. Seni anlıyorum. Öleceksin ve ben hayatıma bakmalıyım. Ama lütfen veda partime gel. Sana konum atacağım.’’
Hemen emre’den cevap geldi. ‘’Tamam.’’

Uzun süredir tek kelimelerden nefret eder olmuştum çünkü en büyük acıları bana tek kelimeler çektirmeye başlamıştı. Ya da tek kelimelerden etkilenen insanlar demek daha doğru olur.
Zaman gelmişti. Birçok insan buradaydı ve Emre dışında herkes neden burada olduğunu biliyordu. Emre geç kalınca gelmeyeceğini sandım ve bu yüzden panikledim. Ama ben tam ağlayacaktım ki Emre’nin geldiğini gördüm. Emre yaklaşır yaklaşmaz ben sahneye koşup mikrofonu aldım ve konuşmaya başladım.
‘’Öncelikle geldiğiniz için teşekkür ederim. Size çok önemli bir şey anlatmak istiyorum. Emre, üzgünüm. Sana yalan söyledim. Bu bir veda partisi değil. Sana bir şey göstermek için buradayız hepimiz. Burada bulunan herkesin iki ortak yönü var. Bu yönlerden bir tanesi geçmiş bile olsa bir zamanlar lösemi hastası olmanız. Diğeri ise iyileşmiş olsanız bile sonsuza dek yaşayamayacak olmanız. Büyürken size öğretilen şeylerden biri de her canlının bir gün mutlaka öleceğiydi. Bu zamana kadar aranızda aksini öğrenen var mı? Ama yine de bir gün öleceğiniz için hayatınız bitmiş gibi davranmadınız. Sonra bir gün rahatsızlandınız ve doktor size lösemi olduğunuzu söyledi. Ölebilme ihtimalinizin çok yüksek olduğundan bahsetti. Burada sizi en çok rahatsız eden şey bir gün ölecek olmak mıydı yoksa zamanınızın tahmin ettiğinizden daha kısa olması mı? Ben hiç lösemi olmadım ama bir insan olarak bir gün öleceğimi biliyor ve geri kalan tüm zamanımı en anlamlı şekilde geçirmeye çalışıyorum. Bir gün ölecek olmama rağmen yine de buradayım ve neden burada olduğum gerçeği şuan burada olduğum gerçeğini değiştiremez. Bu yüzden buralarda olmanın tadını çıkarıyor ve yaşayabileceğim tüm güzellikleri yaşamaya çalışıyorum. Her türlü bu yolun sonunda öleceğim. Bunu biliyoruz. Ama bilmediğimiz şey nasıl öleceğimiz. Siz nasıl ölmek istersiniz? Sizin için anlamı olan tüm güzellikleri mümkün olduğunca fazla bir şekilde yaşayarak mı yoksa zaten öleceğim diyerek her şeyi boş vererek mi? Bu yolun sonunda ölürken ne düşünmek isterdiniz? Bazı şeyler sonu olduğu halde yine de yaşamaya değmez mi? Ailenizi düşünün. Biyolojik olarak aileniz sizden önce ölecek. Yani bu ihtimal çok yüksek. Ama yine de bir saniye daha fazla onlarla zaman geçirebilmek için neleri feda etmezdiniz? İnanın bana, size sonsuzluğu vaat etseler ve bunun karşılığında sonu olan manevi bir sevgiden vazgeçmenizi isteseler sonsuzluktan vazgeçersiniz ancak sonu olan manevi anılarınızın bir saniyesinden vazgeçmezsiniz. Olay ne kadar sürdüğü değil. Olay nasıl sürdüğü.  İnanın bana nasıl sürdüğü ne kadar sürdüğünden çok daha önemli. Hayatta başımıza gelecek çoğu şeye kendimiz karar veremiyoruz. Ama başımıza gelen şeylere nasıl tepki vereceğimize karar verebiliyoruz. Ve sen Emre, iki yolun var. Pes edebilirsin. Ne kadar sürdüğünü nasıl sürdüğünden daha fazla önemseyebilirsin. Ya da ne kadar sürdüğünü önemsemeden savaşmaya devam edebilirsin. Evet, lösemi oldun ama hepsi bu kadar. Hala yaşıyorsun. Hala hayattasın ve nefes alabiliyorsun. Hala savaşabilecek durumdasın. Seçimini yap. Savaşacak mısın yoksa pes mi edeceksin? Pes edersen sonucu biliyorsun. Ama savaşırsan sonucu bilemezsin. Hala yapabileceğin bir şeyler var. Ayrıca şuan yapabileceğin bir şey kalmamış olsaydı bile yarın yeni bir yol bulunmayacağı anlamına gelmezdi. Ve senin yeni bir yol bulunana kadar yapman gereken tek şey hayatta kalmaya çalışmak. Lösemi yüzünden öldüğünde kaybetmeyeceksin Emre, lösemi yüzünden pes edip ölmeyi beklediğin için kaybedeceksin. Bu bir savaş. Bu senin hikayen. Ve hikayeni yazabilecek tek kişi sensin. Senin yazarın sensin, lösemi değil. Ne yazmak istediğine karar ver ve bunun uğruna savaş. Seni seviyorum ve eğer savaşmayı seçersen tüm savaşın boyunca yanında olacağıma söz veriyorum. Seni anlamsız sonsuzluklarla değil, seni anlamlı sonlarla seviyorum. Dinlediğiniz için teşekkürler. ‘’
Konuşmamın sonunda ağlayarak sahne arkasına kaçtım ve hıçkırıklara boğuldum. Susmak istiyordum. Daha fazla ağlamak istemiyordum. O kadar çok ağlamıştım ki biraz daha ağlarsam eve kadar bile gidecek gücüm kalmayacağını çok iyi biliyordum. Arkamı döndüğüm an Emre’yi gözleri yaşlı bir biçimde gördüm ve ellerimi tutup ‘’Savaşacağım, senin ve sevdiğim herkes için savaşacağım. Sonucunda ölsem bile pes etmeyeceğim. Korkak gibi değil, kahraman gibi öleceğim. Ben savaşarak öleceğim. Lösemi benim ilk savaşım. Ama hayatın bir savaş olduğunu hatırlattın bana. Önüme gelen tüm zorluklar ile seninle beraber savaşmak istiyorum. Benimle evlenir misin?’’ dedi.
Hikayemizde buraya kadar neler olduğunu hepimiz biliyoruz. Ama kimse bundan sonra neler olacağını bilmiyor. Çünkü hayat böyle bir şey. Bu zamana kadar hep neler olduğunu bilirsiniz ama neler olacağını bilemezsiniz. Ve bu bizim hikayemiz. Yaşıyoruz ve ölene kadar yazmaya devam edeceğiz. Sende senin hikayeni yazmaya devam et. Yaşadığın süre boyunca hikayenin yazarı sen olacaksın. Unutma, başına ne geleceğine karar vermek her zaman mümkün değildir ama başına gelenlere rağmen savaşıp savaşmamak senin kararındır. Bu hikaye her türlü yazılacak, ama nasıl yazılacağına sadece sen karar vereceksin.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder